Ulaş Özdemir Web Sitesi

O insanların edepleri, erkanları

Express günlerinde Maraş'tan yazılar gönderirdi. Biz de onu yolu Maraş*a düşmüş kelli felli bir öğretmen zannederdik. Günün birinde, çıktı geldi bizim "yazıhanece. Nasıl derler, "düşeyazdık"; 17'sinde var yok, liseden taze mezun, gözleri ve gülümsemesi ışıltılı bir "yumurcak". Gel zaman git zaman, Express'in daimi ateşçilerinden; gel zaman git zaman, Roll'un can damarlarından biri oldu. Zaman gelip giderken fark ettik ki, bizim Ulaş bir ozan. Zaman geldi, gitti, Ulaş "stüdyoya giriyorum" dedi, "bir albüm yapacağım". Şaşırdık ve şaşırmadık. Akacak kan damarda durmaz derler; Ulaş müzik yazmakla kalmadı, müzik yapmaya başladı. Maraş Sinemilli deyişlerini derlediği "Ummanda" albümüyle yola çıktı, biz de arkasından su dökmekle yetinmedik, "hadi anlat" dedik.

Ulaş Özdemir Müzikal yolculuğum için ilk adım bu kaset. Böyle bir şey olması-nı istiyordum zaten. İlerde müzik yapacaksam ve şimdi bir şeyler yapr/orsam, ,   çıkış noktası hep bu insanlar, bu müzik. Yıllardır o insanların arasındayım, sazı orada öğrendim, onlarla birlikte çalıp söyledim, sabah akşam onlarla yatıp kalktım. Onlarla derken, ben de onlardan biriyim zaten.

Kim o insanlar?
Sinemilliler, büyük bir aşiret. Hem aşiretler, hem de ocaklar. Ocaklar, Alevilerin bağlı bulunduğu merkezler demek. Sinemilli ocağına bağlı olup Sinemilli aşiretinden olmayan köyler var. Malatya'nın bir köyü mesela, Sinemilli ocağına bağlı; dedeler oraya gidip görgü cemi yapıyorlar ya da orada birine rehberlik veriyorlar. O gidip orada o dede adına, dedenin yapması gerekenleri yapıyor. Sinemilli aşiretinden olup başka ocaklardan olanlar da var. Çok büyük bir alana yayılmışlar Sinemilliler.

Alevi-Bektaşi cemaati içinde nasıl bir yerleri var?
Çok önemliler. Henüz kesinleşmedi ama. mürşid ocağı olduklarını söylüyor ileri gelen dedeler. Mürşid ocağı, soyunun direkt ehlibeyte, Hz. Muhammed'e bağlanması demek. Kesinleşmiş, soy kütüğü elinde olan üç-beş tane ocak var, çoğu kimse Sinemillileri de öyle biliyor. Tacim Dede. küçük Tacim. soykütüğü-nün elinde olduğunu söylüyor ama kimseye göstermiyor. Kendince sebepleri var, abisi ona sakla demiş, ölünceye kadar kimseye göstermeyecekmiş, elinden alırlarmış... Zaten soykütük hikayesi, yazarların çizerlerin, bu konuda araştırma yapanların derdi. Sinemillileri çok fazla bağlamıyor mürşid ocağı olup olmamaları.

Sinemilli olmanın ayırt edici özellikleri neler?
Sinemilli ocağının merkezi olan bir tek köy var, Kantarma köyü. Başka Sinemilli köylerinde bu kadar belirgin değil ama, en önemli belirleyici özellikler bu köyde. O insanların oturuşları, kalkışları, edepleri, erkanları. cemleri, muhabbetleri, her şeyleri bambaşka. Asıl Sinemillilik öyle bir şey. İnanılmaz bir saygı var aralarında. Dedeler içeride oturuyor mesela, birisi içeriye giriyor, bütün dedeler ayağa kalkıyor. Küçük-büyük, bu adam dede, bu adam şeyh gibi ayrımlar yok. hiyerarşi işlemiyor. Hiçbir kadın-erkek ayrımı yok: Nerede erkek varsa, orada kadın da var, her Alevi köyünde olduğu gibi.

Bir nevi ermişlik gibi mi halleri?..
Aşkınlık, ama ermişlik değil. Çok dünyevîler. Çok çaba sarfediyorlar sorduğunu anlatmak için, yardım etmek için. İçeriye giren bir çocuk da olsa kalkıyorlar, öpüşüyorlar, konuşuyorlar. Çok anlatılacak bir şey değil, adamı gördüğün zaman o farklılığı hissediyorsun zaten.

Bu hal, bütün Sinemillileri etkilemiş durumda mı?
Kantarma bu işin merkezi. Sinemilli ocağına ya da aşiretine bağlı yerler hep Kantarma'dan besleniyor. Kantarma dedeleri oralara gidiyor. Çok önemli dedeler vardı Kantarma'da, Mehmet Mustafa Dede vardı, öldü, Tacim Dede vardı, o da öldü... Tacim Dede bugüne dek en çok türküsü derlenen dede. Arif Sağ, Yavuz Top, Sabahat Akkiraz gibi isimlerin repertuarının çok büyük bölümü Tacim Dededen. İnanılmaz bir adam, çok büyük bir kaynaktı, repertuarlara bütün türküleri girdi, dini bilgisi inanılmazdı... Müzik çok önemli orada, hiçbir Alevi cemaatında böyle bir müzik yok. Bugün halk müziğinde söylenen deyişlerin yüzde 40'ı, 50'si Sinemilli deyişleri. "Ummanda'dakilerin de hepsi deyiş, çünkü semahları bambaşka bir konu. Altı-yedi çeşit semah var. Şimdi kasetlere semah okuyorlar ama yanm yamalak. Bunun ağırlama bölümü var, hızlanması, miraçlaması, gülbenki var. Bir CD'nin tamamı bir semaha yetebilir ancak.

Müzik hayatın içinde nasıl bir anlam ifade ediyor?
Sinemilli dedelerinde pek fazla aşıklık geleneği yok. Bir olay üstüne türkü yakmazlar, ama cemde müziğin çok fazla yeri var. 0 zaten çok vakitlerini alıyor, cem bambaşka bir şey.

Gündelik hayatta Kantarmada konuşulan dil Kürtçe mi?
Türkçe de var, ama Kürtçe biraz daha ağırlıklı. İkisi de anadil gibi konuşuluyor. Deyişler, semahlar kesinlikle Türkçe. Kürtçe hemen hemen hiçbir şey yok.

Alevilerde ibadet Türkçe yapılır. Resmi ideolojinin dayattığı bir şey mi Kürtçenin kullanılmaması? Onunla alakası yok. Horasan'dan gelme Türkmenlere özgü bir şey olmasından kaynaklanıyor. Kantarma dedeleri de atalarının Horasan'dan geldiğini söylüyorlar. Sonuçta Türkmen bu insanlar. Kürtçeyi sonradan almışlar gibi, kendileri de zaten öyle diyorlar. Ama artık Kürtlük ağır basıyor, Kürt olarak görülüyorlar. Türkmenlik daha tarihsel planda kalıyor. Yıllar boyunca karışmalar sonucu, aşiret olarak Kürt olma ihtimalleri daha yüksek.

Sen Kürtçe konuşabiliyor musun?
Hayır. Annem Türkmen, onun tarafında hiç Kürtlük yok.

Albümündeki bir parça Kürtçe.
O aslında deyiş değil, Kürtçe türkü... Ama Sinemillilerde, deyişlerin dışında böyle türküler de var. Türkünün hikayesi çok büyük bir Sinemilli köyünde geçiyor, Selmam Pak köyü. O köydeki ardıç ağaçlan hakkında... Ardıç ağacından saz yapılıyor, cem evlerinin yapımında kullanılıyor. Kutsal bir ağaç. Cemde böyle şeyler yok, ama muhabbetlerde dede ya da bir aşık tarafından bu türküler çok fazla söyleniyor. Kürtçe olarak bu tarz şeyler var, bunu örneklendirmek için koydum bu türküyü.

Kantarma köyünde durum nasıl şimdi?
Köyün içinde artık kimse kalmadı, bütün çocuklar mühendis, doktor oldu, yansı yurtdışına gitti. Köy yavaş yavaş yok oluyor.

Peki gelenek taşmıyor mu?
Taşınmıyor. Belki yurtdışında biraz daha içiçeler. Bu sadece Sine-millilere özgü bir şey de değil. Ama bir şeyler yapılabilirdi: Kantarma'da 500 kişilik bir cemevi varmış, orası yıkılmış on yıl kadar önce. Şimdi harap durumda, köy de biraz daha yukarılara taşınmış. Onu tamir edebilirlerdi, cem yapılabilirdi. Şu anda haftada bir kere bile cem yapılmıyor.

İlerde Kantarma köyünün kalmaması gibi bir şey olabilir mi?
Yavaş yavaş öyle oluyor. Hele kültürel, müzikal anlamda iyice yok oluyor. Sadece Kantarma için değil, herhangi bir Sinemilli köyüne dedeyle muhabbete gidiyoruz babamla. Cem olması şart değil. Ben beş telli dede sazımı çıkanyorum, dede çıkanyor, beraber çalıyoruz, söylüyoruz. Dede okuyor, anlatıyor, kaydediyoruz. Oğlu geliyor, tutup "Yol ver dağlar", "Seher yıldızı" çalıyor. Babasından aldığı bir şey yok, hiçbir şey öğrenmemiş. Bu üç-beş yerde böyle oldu. Çocuk biraz hevesli, biraz saz çalıyor, ama babasının sazını da almıyor, piyasadaki sazlarla Arif Sağ türküsü çalıyor.

Sen Sinemilli misin?
Evet, ama çocukken çok fazla ceme gitmedim. Bizim köy Pazarcık'ta ama ben köyde büyümedim, ailem yıllardır Maraş'ın merkezinde. Köyle tabii ki bir ilişkimiz var, babam, dedem, anneannem sürekli gidiyor, geliyor, içiçe-yiz. Babamın en büyük zevki zaten muhabbet etmek, çalıp söylemek. Aşıklık, saz çalmak yok onda, ama türkü söyler, kaval, davul-zuma çalar, her şeyi yapar. Gidiyor, kaydediyor yaptığı muhabbeti. Derleme yapmak ama-cıvla deffll. ama kavded'rvor. Evde binlerce kaset var; konuşma, muhabbet, espri... "Dede, ben geldim, hadi bana bir türkü söyle de gideyim" gibi bir durum değil kesinlikle. Teybi bir köşeye koyup unutmuşlar gibi. Düğünde açık havada davul zurna çalıyor, onu da kaydetmiş.

Baban nasıl bir adam, senin üzerindeki etkisi nasıl?
Şimdi 53 yaşında babam. Kendini bildi bileli müzik ortamında. Sırf deyiş yok onda, Antep'in barak havalan, iskân türküleri var, çok geniş bir adam, her türlü müziği içinde banndırmış. Üniversitede bir yandan para kazanması lazım, gazinolarda kaval, darbuka çalmış, türkü söylemiş. Sesi çok güzel. Radyo sınavına girmiş, alakasız, Edirne'den bir türkü sormuşlar, okuyamamış, girememiş. Belki de türkücü olacaktı. Hâlâ olabilir. Sigara içmiyor, çok iyi bir muhabbet olursa belki birkaç kadeh içki içiyor, sesi hâlâ sağlam. Her şeyle ilgilenmiş, edebiyatla, resimle... Resim yapıyor, birkaç tane sergi açtı, yarışmalara katıldı. Bizim evin her tarafı resim, antika dolu. Gidiyor köye, bir kapı sökülüyor bir evden, kamyona yüklettiriyor, eve getiriyor. Annesinin eski takıları, köylerdeki kilimler... Ne varsa topluyor. Resim koleksiyonu var, ressamlarla sürekli ilişkiye geçiyor. Ben de takip ediyorum ressamları, hem kitaplardan, hem dergilerden. Bir gün bir mektup yazmış, bizim haberimiz yok, Paris'e. Abidin Dino'ya. Neler yaptığını, çalıp söylediğini anlatmış, "bir isteğin varsa haber ver* demiş. Adanalı onlar da, "bana davul-zurnalı bir kaset gönder" demiş. Göndermiş babam. Birkaç hafta sonra kargodan bir paket geldi: Abidin Dino. Maraş'ın dağlarını düşünerek bir resim çizmiş, 30x30 gibi bir şey. İnanılmaz değerli ama satmak için almıyor onları, büyük bir zevkle topluyor, o insanları zaten seviyor. Pek çok ressam, yazar, müzisyen geldi eve: Arif Sağ, Yavuz Top, Fikret Otyam, Vedat Türkali...

Sazın pek yaygın olmayan bir saz...
Beş telli saz bütün dedelerin çaldığı bir sazdır, şu anda öyle bir sazı kullanan kimse yok. Erkan Oğur'un kopuzu filan gibi değil, bu başka bir tür. Dedemin sazıydı, ara sıra çalardı ama çok fazla deyiş çalmazdı, bir-iki garip havası vardı, "aman gitme garip..." diye, garip ayağı dedikleri bir şey, Antep havası. Genellikle asılı dururdu, anneannem de anlatırdı, "bunu Antepli Hasan Hüseyin çalardı" diye. Antepli Hasan Hüseyin 1930'larda çok önemli bir aşık. Anneannemin genç kızlığında köyüne gelmiş, orada kalmış. Taş plakları var. "Gafil gezme şaşkın", "Eğildim bir dolu içtim pirin elinden elinden" hep onun türküleridir... Mücrimi'yi anlatırdı. Bu işin içinde yoğrulmuş bir insandı anneannem. Babam da hep "bu sazı çal" derdi. Çalıyorum, anneannem okey veriyor, iyi yoldasın diye. "Bu benim ozan oğlum" diyor, bir şekilde güveniyor, hiç kötü demedi bugüne kadar.

Okulda başka bir kültürle temas ediyorsun. Kulağın başka şeylerle de doluyor o temas sayesinde... Enstrüman çalan, şarkı söyleyen bir "sanatçı" imgesi var o kültürde. Bir de böyle müzik yapan insanlar, dedeler var ama onların başka bir varoluşları var. Bu insanların aslında "müzisyen" okluğunu ne zaman keşfettin, "dedeler ve böyle bir alem" diye mi düşünüyordun?
Bu adamlar cem yapıyorlar, ara sıra çalıyorlar, söylüyorlar diye düşünüyordum ama, bu işi kategorize etmeye başladıktan sonra, "bu adam inanılmaz bir müzisyen" demeye başladım. Lise sona doğru kafamda her şey o anlamda yerine oturmaya başlamıştı. Ama bir yandan Kızılok'lan, Ortaçgil'leri, bir yandan Kızılırmak'ları, Grup Yorum'ları dinliyorum, bir yandan aşıkları, kafam karman çorman, "ben ne yapacağım" diyorum.

Yaş dönemin de öyle bir dönem ki, insanlar odalarının duvarlarına sevdikleri müzisyenlerin posterlerini yapıştırıyorlar...
0 zaman pop müzik iyice oturmuştu, kimisi Yonca Evcimik'e hayrandı. Benim odamda Bülent Ortaçgil'in çok güzel bir resmi asılıydı, birer tane de Hasret Gültekin ve Elif Ana... Çok fazla yabancı müzik dinlenmezdi, ama birkaç kişi takip etmeye çalışırdı. Aklıma çok dinlediğim Mötley Crüe geliyor, çok melodik gelirdi bana yaptıkları, sazla çalardım onların şarkılarını…