Ulaş Özdemir Web Sitesi

Her dem süren muhabbet

Roll dergisi yazarlarından Ulaş Özdemir, 10 seneyi aşkındır albüm yapmakta. “Ummanda” adını taşıyan ilk albümden son albüm “Bu Dem/The Breath”e kadar yaşadığı coğrafyanın farklı müzik kültürlerine göndermeler içeren beste ve düzenlemeler yapmakta. Aynı zamanda Kalan Müzik"te yapım sorumlusu ve yapımcı olarak görev alan Özdemir, müziğin her noktasıyla temas halinde olanlardan. Sussan Deyhim, Ali Akbar Moradi, Kayhan Kalhor gibi şarkıcılara bağlama ve sesiyle eşlik eden müzisyen ile yeni albümü “Bu Dem/The Breath” vesilesiyle buluştuk.

Daha çok derleme çalışmalarınızla tanıyoruz sizi. Biraz kendinizden ve daha önce gerçekleştirdiğiniz işlerinizden bahseder misiniz?


1976 yılında Maraş’ta doğdum, lise bitene kadar orada yaşadım. Daha sonra üniversite okumak için İstanbul’a geldim. İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Maliye Bölümü’nde üç yıl okuduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Etnomüzikoloji programına girdim ve oradan mezun oldum. Halen aynı fakültede yüksek lisans çalışması yapıyorum.

Müzikle ilgili ilk albüm çalışmam, kendi yöremin deyişlerinden oluşan ve 1998 yılında Kalan Müzik tarafından yayınlanan “Ummanda/Maraş Sinemilli Deyişleri” ile oldu. Daha sonra pek çok albüm, konser ve proje çalışmasında yer aldım. Etnomüzikoloji alanında İran’la ilgili  çalıştığım için uzun bir süredir İranlı müzisyenlerle bir aradayım. Onlarla pek çok ortak çalışmada yer aldım. Bugün yaptığım müziklere motivasyon olarak büyük etkisinin ve katkısının olduğunu söyleyebilirim bu çalışmaların… Bunların yanı sıra çeşitli film, dizi ve belsegel müzikleri hazırladım. Bu çalışmalarda, halk müziği geçmişimin ötesine geçerek, yaşadığım coğrafyanın farklı müzik kültürlerinden beslenen yeni müzikler yazmaya çalıştım, halen devam ediyorum bu çalışmalara…

Ailenizde müzikle ilgilenenler var mı? Bunun size etkisi nasıl oldu acaba?

Babam aslen mimardır, ancak üniversite yıllarından bu yana hem sahnede müzikle, hem de sahada derleme çalışmalarıyla ilgilenmiş birisi. Dolayısıyla büyüme dönemimde her zaman evde müzik vardı. Bunun yanı sıra küçüklüğümden bu yana yöremize derleme yapmaya gelen Arif Sağ, Yavuz Top gibi müzisyenlerin yanı sıra Fikret Otyam gibi araştırmacılarla da hep iç içe olduk. Bütün bunlar benim için de etkileyici bir atmosfer yaratıyordu. Yıllar sonra baktığımda, bunların hepsini içinde barındıran bir müzik dünyamın oluştuğunu görüyorum.

Saz ve cura çalıyorsunuz daha çok. Bu sazları tercih etmenizin sebebi?

Dede sazı ve ruzba (iki telli cura), bizim yöremizde (Maraş’ta) Alevi müziği için vazgeçilmez iki çalgı. Ne yazık ki bugün yaşlılarımız dahi bu sazları çalmıyorlar. Ben de ısrarla konserlerde ve özellikle Alevi müziği icra ettiğimiz ortamlarda bu sazları genç kuşaklara da aktarabilmek adına bunları çalıyorum. Dede sazı, bugünkü kısa saplı bağlamanın atası diyebileceğimiz saz, ancak tavır açısından oldukça farklı. Hele ki ruzbayı bugün çalan kimse kalmadığı için, bu tınıların ölmesini istemiyorum, bunun için elimden geleni yapmak istiyorum.

İki telli curanın iki büyük ustası Nesimi Çimen ve Hasret Gültekin’in ağırlığı sizde büyüktür sanırım. Katliamın 15. yılı ve bugün sizde bu aletleri çalarak müzik yapıyorsunuz (üretim yapıyorsunuz)... Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Öncelikle Sivas’ta yaşananları, yaşadığım her saniye aklımın bir kenarında tutan bir insanım. Burada sadece bir Alevi kıyımından değil, Cumhuriyet tarihinin en acı kıyımından bahsediyoruz. Bunun yeterince konuşulduğunu sanmıyorum. Her toplumun kendisine bir özeleştiri yapması gereken ve bana sorarsanız hepsinin bir anda tasfiye olduğu bir andan bahsediyoruz. Öyle ki canlı canlı televizyondan ülkece izlediğimiz bir kıyım bu…

Ayrıca bizim toplumumuza baktığımızda, orada ölenlerin ardında bıraktığı değerlere yeteri kadar sahip çıkmadığımız da bir gerçek. Metin Altıok’un, Behçet Aysan’ın dizelerinin ya da Nesimi Çimen’in o müthiş cura kayıtlarının ne kadar ilgi gördüğünü, bunca yıldır Sivas etkinliği yapanlara sormak gerekiyor sanıyorum… İşin o yanını konuşmaya kalkarsak sanırım bu söyleşinin sınırları bayağı zorlanır, ama Sivas’ta yaşananların asla unutulmaması ve her dönemde konulması, üzerine düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Hasret Gültekin ve Nesimi Çimen, çocukluğumdan bu yana hayranlık beslediğim, hiç tanışmasam da kendime usta olarak seçtiğim iki büyük müzisyendi. Ne yazık ki ruzabaya (iki telli curaya) bunca katkısı olan bu iki ustayı aynı anda Sivas’ta yitirdik. Zaten o dönemden sonra da bu sazı kayıtlarda, muhabbetlerde duymaz olduk… O naif saza her dokunduğumda hem onların acısını, hem de bunca dönem bize miras kalmış tınıları duyuyorum. Genç kuşakların bu mirasa daha çok sahip çıkması gerektiğini düşünüyorum.

Alevi Bektaşi toplumunda ‘dem’ ne anlama geliyor?

Dem, Alevi-Bektaşi toplumu için, soluk, hayat, an, keyif, çağ, zaman, devir, nefes, içki gibi hem zâhir hem de bâtın pek çok anlamı içeren, oldukça önemli bir kavram. Ben de bu kavramdan yola çıkarak Bu Dem albümünü hazırladım. Buradaki temel düşüncem, bu kültürün, inancın müziklerinin günümüz deminde de sürdüğünü göstermekti. Yani bu sazlarla, deyişlerle yapılan muhabbetin her dem sürmesi dileğimle, bu demde süren halini göstermeye çalıştım.

Albüm dışında diğer çalışmalar devam ediyor mu?

Uzun bir dönem Express ve Roll dergilerinde müzik yazıları yazdım, söyleşiler yaptım ancak bir süredir bunlarla ilgilenemiyorum. Okuldaki çalışmalar, konserler ve stüdyo işleri derken oldukça zamanımı alıyor bunlar. Ancak Express ve Roll, benim gönül bağımın bulunduğu, halen kadrosunda yer aldığın, benim için okul denebilecek iki önemli yayın organı… Zaman zaman destek olup yazılar yazıyorum, ama genel manada bu işten biraz uzak kaldım.

Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nda 18 kişilik bir grup ile vereceğiniz konserden bahseder misiniz?

Bu yılki fuarı’nın ana konusu Türkiye. Bundan dolayı yüzlerce yayıncı ve sanatçı orada olacak. Aynı zamanda çeşitli sahne sanatları etkinlikleri yapılacak. Biz de Hasbihâl Topluluğu’nun 18 kişilik geniş kadrosu ile bir muhabbet yapacağız sahnede. İçinde semahın da olduğu, ancak herhangi bir tiyatral ya da şova yönelik yanı bulunmayan, “belirlenmiş doğaçlama” diyebileceğimiz bir şekilde, sahnede bir “Balım Sultan muhabbeti” yapacağız. Amacımız, seyircinin de bizimle hasbıhâl edebileceği, tam bizim felsefemize uygun, sazlı-sözlü, kadınlı-erkekli, 72 milleti bir nazarda toplayan muhabbeti sahneye taşımak…

Haber: Murat Yalçın