Ulaş Özdemir Web Sitesi

Bu albümlerde ‘hâl’ var

Geleneksel müziğin yanı sıra film müzikleriyle de tanıdığımız Ulaş Özdemir, bu aralar iki albümle gündemde. İkinci solo albümü “Bu Dem” ve Ali Akbar Moradi ile kaydettiği “The Companion”...

Yıllardır Kalan Müzik bünyesindeki çalışmalarını ve müzik yazılarını takip ettiğimiz Ulaş Özdemir’in, babası Abdullah Özdemir ile Maraş yöresinden derledikleri deyişlerden oluşan yeni solo albümü “Bu Dem” çıktı.

Halen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde etnomüzikoloji dalında yüksek lisans yapan müzisyen, “Bu Dem”i, Alevi-Bektaşi dedelerine, babalarına, erlerine ve pirlerine adadı.

Albümle eşzamanlı olarak, Özdemir’in İranlı tanbur üstadı Ali Akbar Moradi ile kaydettiği “The Companion” albümü de raflardaki yerini aldı.

İki albüm birden söz konusu olunca, Özdemir ile görüşmek farz oldu.

Deyişleri ele alan ilk solo albümünüz, 1998’de çıkan “Ummanda - Maraş Sinemilli Deyişleri” idi. “Bu Dem”in zamanlamasında 10. yıldönümü esprisi var mı?

Aslında arada 10 yıl olması tamamen tesadüf. “Bu Dem”i yapmamın nedeni, özellikle son dört-beş yılda içine girdiğim muhabbet. Muhabbet, Alevi kültüründe sazı da sözü de içeren, insanları bir araya getirip manevi bağlarını sağlamlaştıran toplantıları ifade eder. Albümün adındaki ‘dem’, hem bu zamanı hem bu muhabbeti hem de hissettiğim duyguları ifade ediyor.

İlk albüm “Ummanda...”da, “Aman Tanrım, bu nasıl bir ummanmış?” hissi içerisindeydim. Devasa bir halk kültürü içinde, kendimi bir zerre gibi hissettim. Hayatımda ilk kez stüdyoya girmiştim, müzik eğitimim yoktu. Sonra eğitim aldım, yazılar yazmaya başladım. Son birkaç yılda Avrupa’da ve Türkiye’de ilk albümümü dinleyen, söylediğim sözlerin, yapmaya çalıştığım müzik tarzının içine girmeye çalışan bir grup insanla tanıştım. Çoğunluğu Aleviydi ama içlerinde Sünniler ve farklı etnik gruplardan insanlar da vardı. Kendi yöremde bu muhabbet bitmiş gibiydi. Yaşlılar eski sazları da çalmıyorlardı. Ama fark ettim ki başka yörelerde sürüyormuş muhabbet.

Albüm, bu muhabbeti genç kuşaklara aktarmayı da amaçlıyor mu?

Alevilerde ya da yerel kültürlerle ilgilenen insanlarda geleneğe arkeolojik kazıymışçasına, nostaljik bir yaklaşım var. Halbuki buna aç olan insanlar, konuyla ilgilenen bir genç kuşak mevcut. Pek çok Sünni arkadaşım, albümde kullandığım eski sazları (dede sazı ve ruzba) çalmaya çalışıyor. Muhabbetin özü de o zaten. Aleviler “Mihman, Ali’dir” derler. Yani misafirin Ali’den farkı yoktur; kutsaldır. Muhabbete herkes kabul edilir ve hepsi eşittir.

Çaldığım eski sazlara, küçük yaştan beri ilgi duydum. İki telli bir saz olan ruzbayı en son, Sivas’ta yitirdiğimiz Hasret Gültekin ile Nesimi Çimen çalıyorlardı. Bazen Erdal Erzincan da çalıyor. Dede sazı ise bağlamanın eski hali.

Maraş’ta deyiş söyleyen pek çok dede yaşıyor. Ama ne yazık ki bu sazları çalan fazla kimse kalmadı günümüzde. Eski saz yapan birkaç usta var. Onlara sipariş verip, çevremdekileri de sazları çalmaya teşvik ediyorum. Konserlere de ısrarla götürüyorum sazları. En azından birkaç kişinin aklını çelmek yeterli benim için. Nitekim gelen sorular ve e-postalar da gençlerin ilgisini gösteriyor.

Albümde on bir deyiş var. Babanızın nasıl bir katkısı oldu derleme sürecinde?

Babam, Maraş halk kültürünün çok içinde. Liseden beri, muhabbeti yaşama ve kayda geçirme heyecanımız hep oldu. Çocukluğumdan itibaren evimiz hep Fikret Otyam, Vedat Türkali gibi yazarları, çizerleri ve araştırmacıları konuk etti. Böylece konuya merakım şekillendi ve arttı.

Mesele, sadece gidip deyişi kaydetmek değil. Sözler, deyişlerin kaynağı olan kişilerin geçmişleri, bağlı bulundukları aşiretin yapısı, o köyün tarihi gibi pek çok konuyu araştırıyorsunuz. Bu konularda babamla sürekli paylaşım halindeyiz, benim için büyük bir şans bu.

Deyişleri derlemek için kaynak kişilerle nasıl iletişim kurdunuz?

Onlar, zaten tanıdığınız insanlardır. Düğünde, kahvede görürsünüz bir şekilde. Deyişleri muhabbet ortamlarında, kendiliklerinden söylemelerini tercih ediyorum. Çünkü kayıt cihazını önlerine koyduğunuz anda insanlar heyecanlanıyorlar. Cihazı, kıyıya köşeye koyup kayıt yapıyorum. Kayıtlar üzerinde çalışırken de kaynak kişilere mutlaka yeniden başvuruyorum. Sözlerin doğruluğunu, anlamlarını teyit ediyorum.

“Bu Dem”de 15. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan süreçte, Kul Nesimi, Fuzuli gibi isimlerce söylenmiş deyişler yer alıyor. Kayıt esnasında bunları doğru şekilde söyleme kaygısı var mıydı?

Bu işte “Orijinali budur” diye bir şey yok. Sonuçta arkeolojik bir kazı yapmıyoruz. Kültür yaşıyor ve dinamik; statik değil. Deyişi, onu aldığım kaynak gibi okumaya çalışmıyorum kesinlikle. Zaten 10 yıldır söylüyorum, kendilliklerinden şekillendiler bu süreçte. Çoğu zaman dedenin okuduğundan farklı oluyor. Ama kitaplara ya da bu işi iyi bilen kişilere başvuruyorum mutlaka. Müziği de kendi içimde, doğçlamayla ortaya çıkarmak istiyorum.

İranlılar bir konser ya da kayıt iyi olduğunda “Bunda bir hal var.” diyorlar. O tavrı seviyorum; performansın içinde ‘hal’ olmasına çalışıyorum.

İranlı tanbur ustası Ali Akbar Moradi ile kaydettiğiniz, İran’da geçen yıl çıkan “The Companion” albümünün Türkiye’deki dağıtımına yeni başlandı. Bu gecikmenin nedeni neydi?

Albüm İran’da Hermes Records’tan çıktı. A.K. Müzik, Hermes’in diğer çeşitlerini de Türkiye’ye getirmek istiyordu. Bizde de çok ilgi görebilecek albümler yayınlıyor Hermes. İran çok dibimizde bir ülke ama uçurumlar var aramızda. Vize yok, gidiş çok ucuz, kültürümüz çok yakın, bizi çok seviyorlar... Ama özellikle politik nedenlerden dolayı, insanların İran’a bakışında çok ciddi önyargılar var. İran’a giderken bende de bazı önyargılar vardı ama bunların çok gereksiz olduğunu gördüm.

Önceden Moradi’yi takip ediyor muydunuz?

Evet, Moradi’nin müziğini çok seviyordum. İran’da Aleviliğe çok yakın olan bir inanç var: Ehl-i Hak. Bu inanca bağlı olanlar da Hacı Bektaş’ı pir olarak kabul ediyorlar, ibadet olarak cem yapıyorlar. Moradi’nin çaldığı tanbur sazı, cemlerde kutsal kabul ediliyor. Moradi’nin CD’lerini dinleyince, tanbura merakım arttı. Kendisiyle etnomüzikolog arkadaşım Yiannis Kanakis sayesinde tanıştık. Moradi de zaten Türkiye’ye ve bağlamaya çok meraklıymış.

2003 yılında İran’a gittim; çok iyi bir diyaloğumuz oldu. Yanımda hediye olarak saz götürmüştüm. Ama Moradi, sazı çalmamı istedi.

10-15 gün boyunca sürekli saz çaldım. O da ara ara bana tanburla eşlik etti. Çala çala kendimizce bir repertuvar oluşturduk. 2004’te CRR’de ilk konserimizi verdik. Sonra Avrupa’daki çeşitli yerlerde konserlerimizi sürdürdük. 2006’da Ali Akbar Moradi, Kayhan Kalhor, Erdal Erzincan ve ben, Hollanda’da bir turne yaptık. Kalhor, Moradi’nin öğrencisi olmuş zaten. Onların da “In The Mirror of Sky” diye müthiş bir albümleri var. Antwerp şehrinde verdiğimiz konserde, Moradi, ikili çaldığımız bölümün kaydını çok beğendi, “Orada hal var” diyordu. Böylece kayıt, “The Companion” adıyla yayınlandı.

Kayıtta gerçekten müthiş bir enerji var. İnsan, sabaha kadar çalacakmışsınız hissine kapılıyor...

Zaten hiç durmadan çalıyoruz; bütün parçalar biribirine bağlı; bir sarmal gibi. Hem Alevi hem İran müziğinden oluşan, doğaçlamaya açık; her an, her yere gidebilecek bir müzik aslında. ‘Belirlenmiş doğaçlama’ diyebilirim.

İşbirliğinizin devamını getirmeyi düşünüyor musunuz?

Düşünüyoruz. Şubatta ABD’de bir turne yaptık. Geleneksel Alevi ve Ehl-i Hak müziğini kaynaştırıyoruz. Belki bu ileride genel olarak İran ve Türkiye halklarının; özel olarak da Alevi ve Ehl-i Hak halklarının birbirlerine yaklaşmalarına vesile olabilecek bir proje çıkarır ortaya. Önümüzdeki aylarda stüdyoda kayıt yaparak, hem onların kelam dedikleri Ehl-i Hak hem de Alevi deyişlerini yorumlamayı düşünüyoruz.

Yıllardır Moradi, Hacıbektaş Festivali’nde çalsın istiyorum ama olmadı. Festival uluslararası ama bir sürü handikap söz konusu. Moradi, Kürt, İranlı diye pek çok önyargı olabiliyor.

Sakin bir ortamda dinlenebilecek ve içine girmesi sabır isteyen bir müzik yapıyor kendisi. Ama Hacıbektaş Festivali’nde ne yazık ki açık alanda, başka türlü müzik bekleniyor. Hacıbektaş Veli “72 millete bir nazarla bakalım” demiş ama festivalde öyle olmuyor ne yazık ki...

Hasbıhal grubuyla çalışmalarınız ne âlemde?

Hasbıhal ile Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki etkinlikler kapsamında bir konser vereceğiz. Ayrıca sonbaharda Hasbıhâl Topluluğu`nun iki CD ve bir DVD`den oluşan albümü yayınlanacak. DVD`de Frankfurt konserinden ve katıldığımız diğer etkinliklerden görüntüler olacak. CD`lerin ilkinde ozanların deyişleri; ikincisinde de cemlerde okunan makamlar (miraçlama, tevhid, semah, duvaz imam) yer alacak. Amacımız Alevi-Bektaşi müziğini en iyi şekilde yansıtabilecek ve kaynak gibi kullanılabilecek bir yapıt ortaya çıkarmak.

Bir de büyük ihtimalle- 26, 27 ve 28 Eylül tarihlerinde Sarıyer, Kağıthane ve İkitelli’de konserler vereceğiz. Halen salonlarla görüşüldüğü için hangi tarihte nerede çalacağımız belli olmadı.

Haber: Aslı Onat